اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Fatih, 30 Kasım 2006
Çok muhterem, değerli, vefalı, Abdülkadir Öncel Bey kardeşim,
Dün bir araya geldiğimizde Üstad’ımızdan bahsedilmesini ve Maraş’ın merhum Büyük Müftüsü Hafız Ali Efendi’nin onunla ilgili söylediklerini öğrenmek istemiştiniz.
Merak ve tahkik sahibi olmak (nehyedilmiş tecessüsler dışında) insanın tekemmülünde kuvvetli bir âmildir. Musahabelerde bütün duygularıyla kulak kesilerek görüşülenlerden istifade etmek çabasını gösterenleri farklı bir kategoride düşünürüm. Sizin de bildiğiniz gibi bazı insanlar konuşmuş olmak için konuştukları gibi bazıları da “Suskunlukla suçlanmayayım, ortaya bir laf atayım” diyerek pek de kendilerini ilgilendirmeyen konularda sorular sorarlar. Ancak böyleleri sorularının (genellikle) cevaplarını dinlemek zahmetinde bulunmazlar. Böyle tuhaflıklar sebebiyle kardeşiniz Ahmed İhsan hem konuşmasını hem dinlemesini bilen insanların, irfanlı zâtların meclislerini arıyor. Hazır zaman içinde onları kolay bulamadığı için nerdeyse ruhların meclisine girmeye çalışıyor. En azından büyüklerin yüksek değerdeki eserlerinden olan kitapları açarak o sûretle bir nevi musahabe yapıyor.
Evvela şunu net bir şekilde belirteyim ki bu kardeşinizin kesinlikle sadık, vefalı, hürmetli, aziz bir dostu olan Büyük Müftü Hafız Ali Efendi şimdiki insanlara hiç benzemiyordu. Çok seviyeli bir ilmin, ananeli bir irfanın mümessili idi. Onun hakkında bir yâr-ı vefadar olarak ilmî dirayetinden başka manevî hayatın kütüphaneler dolusu kitapların mütalaası ile de çözülemeyecek problemlerini çözmekte en muvaffakiyetli bir ruha sahipti. Bu vasıflarıyla işgal ettiği makamda verdiği fetvalarına hiçbir kimse, hiçbir ilim ehli itiraz etmek cesaretini bulamazdı. Sözleri hüccet sayılırdı. Onun dünyadan ayrılışına ve de vicahi musahabelerimizde kesintiye kırk yıllar olduğu halde böyle dopdolu ilim ve tefeyyüz vesilesi başka zâtları hep arayıp durdum. Kendi ders arkadaşlarıma şimdi hayatı dolduran nesiller için fetvaya muktedir zâtların yokluğundan acı bir mahrumiyetten bahsederim.
O mübarek zât ile yakınlığımız yalnız hissî bir yakınlık değildi. Onun muhitinin insanlarına ilminden istifade edebilmeleri kolay olan kimselere belki Maraş’ın pek çok ileri gelen akıllıcalarına ısrarla “Bu büyük hazineden istifadelerinizi kaybetmemeye çalışın, birkaç kabiliyetli gençlerinizi onun kâtipliği için hizmetine sevk edin. Eğer dinî, eğer hayatî, eğer içtimaî, eğer hukukî nerede ne konuşuyorsa eksiksiz kayıt altına alınız” diye yalvarırdım. Maalesef o muhit onu taşıyamadı. Birçok büyüklerimizi anlayamadıkları gibi anlayamadılar. Çok az anlayanlar ise herhangi bir sebeple uzak kaldılar. Fuzulî-i Bağdadî’nin, “İhtiyat ile içer her kimde olsa yara su” dediği gibi ilim ehli bilinenlere ve ihtiyaç üzerinde görüş belirtmelerine karşı azamî teyakkuzdayız. Onların yanlış yönlendirmelerle bize ve mukaddesatımıza zarar dokunduracaklarından yüreğimiz titriyor, korkuyoruz. Böyle bir korkulu hali Büyük Müftü Hafız Ali Efendi ile beraberliklerimizde hiç hissetmedim. Ona candan bir samimiyetle itimat ediyordum. Bunun içindir ki kırk elli yıllar önce bize “Nurcular” dedikleri zamanlarda Risale-i Nurları ve Üstad’ımızı o zâttan sorabilmeyi akıl ettim. Yemin ederim ki Risalelerin mütalaasına pek de fırsat bulamadığı halde sanki o (mu’cize-i maneviye-yi Kur’âniye olan Risaleler) yazılırken Koca Bedi’in nezdinde ruhen müşahit bulunuyordu. Dirayetli ihata bu kadar olabilir. Üstad ve eserleri hakkında sarf ettiği her cümle bütünüyle en edebî, en veciz, en doyurucu bir hikmet olarak ondan işitiliyordu.
Mesela “O kimdir, nasıl bir zâttır?” denilmesine karşı Hafız Ali Efendi “İhsan Paşa, Cenab-ı Said Radıyallahu Anh Efendimiz kümmelîndendir, velayet-i kübra sahibidir. Mücahid-i ekberdir. Müceddid-i dindir. Hem feriddir, (Allah-u a’lem) imamdır. İmam Mansur-u Maturidî, İmam Muhammed gibi, İmam Yusuf gibi, İmam Gazali gibi bir imamdır.”
“Maalesef biz onun hakiki makamını göremiyoruz.”
“Sizler ondan ve âsarından istifadelerinizi Allah ve Resulü’nün emri diye ümmete bildiriniz. İstinadâtı öyle sağlamdır. (Kendi parmaklarıyla boynuna vurarak) Vebali varsa Hafız Ali’nin boynuna olsun. Onun isminden ürkenler var.”
O günler bu muazzam Kur’ânî ve imanî hizmetler ve bu hizmetlere koşuşturanlar aleyhinde çok dedikodular olurdu. Haksız sataşmalarla çok rahatsız edilirdik. O günün medyası ve devrimbazları her gün bizlere söverler, çamurlar atarlardı. Gerçek bu ki “sırran tenevvereten” ve “sırran beyaneten” tavsiyelerine çok riayetkâr olmaya mecbur idik.
Böyle müstesna büyük bir âlim bizleri dâvâmıza sahip çıkmak ve asla gevşememek hususunda uyarıyor, destekliyor, ilaveten de usûl ve üslup öğretiyordu.
Bir kere mübarek Müftü ile (bir yaz mevsiminde) Ahır Dağı’ndaki bahçesinde beraber iken cemaatimizle ilgili olarak “Sûre-i Mâide içinde irtidadı bildiren ayette müjdelenen insanlar sizlersiniz” demiş, hatta heybetli bir şekilde yaşına rağmen heyecanla ayağa kalkıp o sırada iki tarafında bulunan (Ahmed Tevfik ve Ahmed İhsan) omuzlarımıza kollarını uzatarak tebrik etmişti.
Ben kendim bizzat Müftü Efendi’den dinlediğimi iyi hatırlayamıyorum. Aradan çok zaman geçti. Eski Çalışma Bakanı ve Maraş Senatörü Ahmed Tevfik Paksu hem dost hem kardeş olan ağabeyden dinledim. Onun anlattıkları şudur: 1960 Üstad’ımızın irtihalinden sonraki zamanlarda Adana’da iken birkaç günlüğüne Maraş’a gitmiştim. Çarşıda bir arkadaş bana “Müftü Hafız Ali Efendi seni soruyor, istersen sen ona uğra” deyince hemen koştum, bilvesile ziyaretinde bulundum. Bana “Tevfik Efendi oğlum, bir rüya gördüm de çok tesirinde kaldım, seninle paylaşmak istedim. Cenab-ı Üstad Hazretleri ile berabermişiz. Bütün dünya yeşillikten mahrum, kupkuru gözümüz önünde duruyor. Hazretle beraber yürüyoruz, hangi bir menzile uğrasak orası baharın en şaşaalı günleri gibi birden yeşilleniyor. Birçok menzillere uğradık. Her yerde bu manzara ile karşılaştık. Rüyam bu kadar. Tabire ihtiyaç olmayacak kadar açık” diye anlatmıştı.
O dedikoduların çok hızlı olduğu günlerden bir gün Maraş’a ziyaretine gitmiştim. Fetvahanede 60-70 yaşlarında, kırkar ellişer yıllık talebeleri olan icazetli hocalarla ders yapıyorlardı. Bu hoca efendiler benim de sevdiğim, hürmet ettiğim kıymetli insanlardı. (Hafız Şakir Efendi, müftülük müsevvidi kanadı kırıklardan Mahmud Efendi, Fazıl Efendi, zannedersem bir de Güllü Hoca) Müftü Efendi’nin önünde diz çökmüş ders yapıyorlardı. Müftü Efendi ziyaretime sevinerek hâl hatır sorduktan sonra, “Biz seni bekliyorduk, davet edecektik, burada Maraş’ta Üstad Hazretleri’yle ilgili bir kısım dedikodular var, bunların asıllarını sizden tahkik etmeye karar verdik” diyerek Üstad’ın kimliği ve ümmetin muntazır olduğu zâtlarla ilgili görüşlerinin mahiyeti üzerine sorular sordu.
O yıllarda benim de en çok merak edip üzerinde durduğum konulardı bunlar. Bizzat Risalelerden ve birinci saftaki mühim ağabeylerden ciddi tahkikatımı yapmıştım. Buna göre Üstad’ın ifadelerine sadık kalarak gereken cevapları verdim. Bunların neticesinde Müftü Efendi “İsabetlidir, Allah-u a’lem doğru anlamışsınız, böyle olmak lazım” diyordu. Onun bu cevaplardan memnuniyetini yüzünden okumak mümkündü.
Ben gerçekten ilk tanıştığımız 1954 senesinden beri Hafız Ali Efendi’yi çok severdim. (Mevhibe olup olmadığını tam bilemediğim ilmî iktidarı cihetinde) müktesebatı ile çok yüksek buluyordum. Çok seviyordum, bu faziletli zâttan azamî bir istifade temin edebilmeyi ihmal etmemeye çalışıyordum. Kanaatimce Üstad’ımız Bediüzzaman Hazretlerinden sonra ilimde en zirvelerde idi. Kendi kendime içimden “Kesbî olarak ilim ancak bu kadar elde edilebilir. Böyle mütebahhir bir zâttan nasıl şimdiye kadar haberdar olamamışım” diyordum. Yine de Rabb’imin inayetiyle çok istifadelerim oldu. İstikametli düşüncelerim konusunda Üstad’ımız ve Risale-i Nur’dan sonra bana karşı da sevgisini hürmet derecesinde, ebedî bir dostluk sûretinde izhar eden bu zâttan elde etmiştim.
Hafız Ali Efendi’nin ziyaretlerine vardıklarımda “Turfandalar” ismini verdiği şiirlerimden yeni yazılanları merak eder, onlardan okumamı isterdi. Çok zaman (taciz etmemden korktuğum halde) yanında kalırdım. Zaten Antep’ten Maraş’a sık sık gidiş gelişlerim birinci derecede onun içindi. Bana “İhsan Paşa, yanında Hazretin kitabı varsa ondan biraz oku” derdi.
Bir defasında “Hazretin Risalelerinde yazdıkları veya şifahi beyanları onun ağzına yakışır, her kelimesi kıymetlidir, Sahib-i selahiyet olmayan kimseler bu sözleri söylemezler, onların ağızlarını kulaklarına kadar yırtarlar” deyince büyük şaşkınlık geçirmiştim. Ve meraklı bir Ahmed İhsan olarak “Herhalde Müftü Efendi Üstad’ımızın sözlerinin hangi makamdan parladığını biliyor. Belki sırlı kalmasını nazara alarak açıklamıyor” diye düşünmüştüm. Eğer daha çok fırsatlarım olsaydı saatlerce günlerce Onunla baş başa Üstad’ımızdan bahsedecektik. Hafız Ali Efendi bizlere açık açık “Ulûmun hedefi kemal-i ımanı temindir. Sizler sonu başta bulmuşsunuz.”
Talebeliğin büyük kıymeti üzerinde vurgu yaparak teşvikkârâne “Her ders hâsılat-ı ömürden müstakil bir cevherdir” diyordu.
Maalesef fırsatlar büyük hüma kuşu gibi uçup gidiyor, ayrıca hafızama güvenmekle aldanmışım. Şimdi onunla aramızda sohbetlerimizde Üstad hakkında konuştuklarımızın birçoğunu hatırlamıyorum. İnşaallah bu hususta Hafız Ali Efendi’nin hayat hikâyesi kitabında hatırlayabileceğim başkaları da olacak.
Değerli kardeşim, böyle güzel bir hatıranın mektuplaşmasında vesile oldunuz. Teşekkür ederim.
Bilvesile selâm ve muhabbetlerimle hizmet-i imaniyede ve Kur’âniyede talebeliğinizin muvaffakiyetle devamını dua ediyorum.
Kardeşiniz
AHMED İHSAN GENÇ
Not: Bu mektup telefon görüşmesiyle yazdırılmıştır.