اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Fatih, 2 Kasım 2006
Kardeşim,
Size 4 Ekim 2006 tarihli bir mektupla bazı hususları, özellikle İslâm açısından Garb âleminin nasıl bir şekillenme göstereceğini yazmıştım. O mektubun sonunda “Mektubumuzun konusu böyle özet tariflerle bitirilmiş olmuyor. İnşaallah gelecekte biraz daha üzerine gideriz, açmaya çalışırız” demiştim.
Gerçekte bu konu siyasî, sosyal, ekonomik ve de kültürel yönleriyle uzun ve derin tahkikleri gerektiriyor. Direkt meseleleri ise hem Hristiyanlık hem de İslâmiyet için (getirecekleri ve götürecekleri yönünden) çok üzerinde durulması lazım.
Bir “İslâmistan Avrupası” doğabilme hadisesi elbette yalnız İslâm’ın bünyesinde mevcut olan (ağırlıklı olarak bu asırda manevî fütuhatlar şeklinde tezahür eden) güçlü esasların neticesi değildir. Münhasıran İslâm’a tahsis edemeyiz. Bütün debdebesiyle artık iyice ihtiyarlayarak mev’ud eceline yaklaşan o dünyanın da bir nevi çöküntü hali tükenişi hızlandırıyor, geleceği hazırlayan mühim amiller arasında görünüyor.
Batı’nın (illa da Avrupa’nın) hâl-i pürmelâli kendi bâtıllarının Pompei’nin lavları gibi üzerine çökmüş olmasındandır. Şimdi, Avrupa ülkelerinin ve Amerika kıtalarının üzerinde hâkim gözüken Hristiyanlık bu kıtalarda, daire-i şevketinde güçlükle ayakta duruyor. Ve hem materyalist, hem kapitalist, hem dünyaperest olan ve daha çok servet gücüne ve fıtrata ters düşmüş sistem ve kanunlara dayanan cazip görünüşlü, kazip medeniyete devamlı tavizler vererek (yarı ölü vaziyette) hayatını devam ettiriyor.
Bu gerçek, berrak bir aydınlık içinde görünürken değerli tarih sosyologlarının nazarlarından gizli kalmamış olması lazım. Haddizatında bahse konu olan kıtaların fevte ve mevte yüz tutmuş dinleriyle bağlılıkları, pamuk ipliği ile bağlanmış gibi çürüktür. “Tedricî bir ölüm hadisesine karşılık o ülkeler insanlarının manevî istinatları ne olacak, ruhlarındaki boşluklar ne ile dolacak?” denilirse elbette cevabı İslâm ve Kur’ân’dır.
Yukarıda bahsettiğimiz çok azametli bir tarih hadisesinin (aciz kanaatime göre) bütün sebepleri hazırdır. Bu gündüz aydınlığındaki gelişmeyi iman, akıl, idrak rahatlıkla görebilir, teyit ve tespit edebilir. Yepyeni bir doğuşun, bir tekevvünün cereyanı yarın gibi yakındır. Şuurlu insanlar ve bütün himmet erbabı azamî gayretle bu yepyeni büyük yenilenme ve güzellenmeye karşı lakayt kalma hakkına sahip değillerdir.
Takdir edersiniz ki mekânlar mekînleri sebebiyle değerlidir. Biz de bu ölçüyle diyebiliriz ki mülkler üzerinde kendilerini malik ve melik zanneden insanlar (onların gözlerini toprak doyursun) mekânlarla, coğrafyalarla boğuluyor... Ve küremizin yer altı-yer üstü servetlerinin elde edilmesi hırsıyla ne canlar yakıyor, ne kanlar döküyorlar ve ne kadar vahşice zulümler icra ediyorlar. Yazıklar olsun ki tarihin toprağa gömülmüş büyük zalimlerinin akıbetlerinden hiç ibret almıyorlar.
Şimdi muvasalaya mani olan hudutları da aşarak insana kudsî hakikatler nurlarıyla ulaşmak lazım. Kalpler ıssız ve kurak çöller gibi cemâlî bir rahmet bekliyor. Bunu temin edecek Kur’ânî cihazlarla mücehhez, yüksek fikirli, İslâm münevverleridir. Bunlar en beliğ hutbelerini hallerinin dilleriyle o muhtaçlara okuyacaklardır. Allah-u a’lem bütün mevcudat onların himmetlerine muntazır bekliyor. Hatta ruhanîler taifesi ve melekler ordusu hilafetlerini hakkıyla ihraz etmiş insî kumandanları, meşreb-i Ömerî ile temayüz etmiş imamları takip etmek için hazırlanmışlar.
Bizim gibi acziyetini bilen ve onunla Rabbisinden medet isteyen kullar her gün, belki her saat geleceğimiz için, İslâm’ın geleceği için, insanlığın geleceği için el açıp ısrarla yalvarmalıyız. İnşaallah müyesser ve muvaffak oluruz.
Kardeşim, sizinle bir duygu beraberliği içinde bu dikkate şâyân meselede daha yazılacak, konuşulacak çok şeyler var demekten kendimi alamıyorum.
Bilvesile selâm, dua...
Kardeşiniz
AHMED İHSAN GENÇ
Not: Bu mektup telefon görüşmesiyle yazdırılmıştır.